Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın akaryakıt zamlarının bir kısmını vergiden feragat ederek karşılaması, piyasa mekanizmalarının işleyişi içinde "halkı koruyan bir müdahale" gibi servis edilmektedir. Ancak iktisadi gerçeklik, bu müdahalenin faturayı ortadan kaldırmadığını, yalnızca faturanın ödeme adresini değiştirdiğini göstermektedir. Burada sorulması gereken temel soru şudur: Bir krizin maliyeti neden her zaman kamusal bütçe üzerinden halkın omuzlarına yıkılırken, üretim ve dağıtım araçlarını elinde tutan kesimlerin kâr oranları dokunulmaz kabul edilmektedir?
Akaryakıt fiyatları küresel şoklarla yükseldiğinde, devletin vergi gelirlerinden vazgeçmesi bir "kamu harcaması" niteliği taşır. Devletin vazgeçtiği her kuruş vergi, bütçede yeni bir açık anlamına gelir. Bu açık ise ya sosyal hizmetlerin kısıtlanmasıyla ya da ileride temel tüketim maddelerine getirilecek dolaylı vergilerle yine geniş halk kitlelerinden tahsil edilir.
Siyasal iktisat penceresinden baktığımızda, bu durumun adı zararın toplumsallaştırılmasıdır. Enerji tekelleri, dağıtım şirketleri ve rafineler olağanüstü dönemlerde dahi kâr marjlarını korumaya devam ederken, bu kârın devamlılığını sağlamak adına halkın ortak bütçesi bir emniyet sübabı olarak kullanılmaktadır. Kamucu bir anlayış, krizin yükünü bütçe üzerinden halka dağıtmak yerine, stratejik sektörlerdeki kâr marjlarını denetleyerek maliyeti sermayenin birikiminden karşılamayı esas almalıdır.
Açıklanan "dezenflasyon" hedefi, göründüğünden daha karmaşık bir sınıfsal amaca hizmet etmektedir. Akaryakıt fiyatlarının suni olarak baskılanması, resmi enflasyon verilerinin (sepetin) piyasa gerçekliğinden kopmasına neden olur. Kağıt üzerinde düşük tutulan enflasyon rakamları, asgari ücretli ve emekli maaş zamlarının düşük belirlenmesi için bilimsel bir kılıf sunar.
Yani emekçi halk, pompadan çıkmayan farkı, aslında aylar öncesinden reel alım gücündeki erimeyle ve düşük tutulan ücret zamlarıyla peşinen ödemiştir. Bu, değerin doğrudan üreticiden (emeğiyle geçinenden) alınıp, üretim maliyetlerini düşürmek suretiyle dolaylı yoldan sermaye birikimine aktarıldığı bir transfer mekanizmasıdır.
Ekonomik krizlerin ve jeopolitik şokların bedelini, bu krizlerde hiçbir payı olmayan yoksul halkın ödemesi bilimsel bir zorunluluk değil, ideolojik bir tercihtir. Mevcut yönetim, piyasa dengesini korumayı "şirketlerin kâr edebilirliğini sürdürmek" olarak kodlamıştır. Oysa gerçek bir kamu yararı;
Enerji gibi stratejik bir alanda faaliyet gösteren şirketlerin kâr marjlarına tavan sınır getirilmesini,
Kriz dönemlerinde elde edilen olağanüstü kârların yüksek oranlı vergilendirilmesini,
Ve nihayetinde, halkın ısınma ve ulaşım gibi temel haklarının bir kâr aracı olmaktan çıkarılarak kamusal bir planlama ile yönetilmesini gerektirir.
Bakanlık tarafından savunulan "mali disiplin", şirketlerin kasasını değil, halkın lokmasını disipline etmektedir. Bizim önceliğimiz, bir avuç azınlığın maliyet kalemlerini halkın vergileriyle sübvanse etmek değil; emeğin ve halkın ortak geleceğini koruyan, kârı değil insanı merkeze alan bilimsel ve kamucu bir ekonomi programıdır.