beylikdüzü escort beylikdüzü escort escort beylikdüzü beylikdüzü escort bayan beylikdüzü escort beylikdüzü escort
Bugun...
SON DAKİKA

Gri Alanın Sonu: Yağma Düzeni mi, Onurlu Yaşam mı?

 Tarih: 08-01-2026 11:15:00
Baran Bakır
Toplumlar, tarihin belirli kırılma anlarında kendilerini bir yol ayrımında bulurlar. Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu durum, ne geçici bir ekonomik dalgalanma ne de basit bir yönetim krizidir. Karşı karşıya olduğumuz tablo, neoliberal politikaların yarattığı yapısal bir çöküş ve bu çöküşün toplumun geneline "kader" olarak dayatılması sürecidir.
Siyaset biliminde ve sosyolojide sıkça tartışılan "normalleşme" kavramı, bugün iktidar mekanizmaları tarafından bir hegemonya aracı olarak kullanılmaktadır. Bizlerden istenen; yoksulluğun derinleşmesini, adaletin rafa kaldırılmasını ve geleceksizliği "yeni normal" olarak kabul etmemizdir. Ancak Antonio Gramsci’nin de işaret ettiği gibi, bir düzen sadece zorla değil, kitlelerin "rızasıyla" ayakta kalır. Bugün reddettiğimiz şey tam da budur: Bize dayatılan bu sefalet rejimine rıza göstermeyi reddetmek.
Ekonomik Şiddet ve Mülksüzleşme
Mevcut ekonomik tabloyu sadece enflasyon rakamlarıyla açıklamak yetersizdir. Yaşanan süreç, emeğin sermaye lehine brüt bir şekilde değersizleştirilmesi ve halkın alım gücünün sistematik olarak eritilmesidir. Asgari ücretin "ortalama ücret" haline geldiği, emekli maaşlarının biyolojik yaşam sınırının altına itildiği bir düzen, teknik anlamda bir ekonomi politikası değil, sınıfsal bir tercih sonucudur. Emeklinin maaşıyla ayakta kalamaması, bir bütçe yetersizliği değil; bütçenin halktan yana değil, ranttan yana kullanılmasının sonucudur. Temel gıdaya erişimin lüks haline gelmesi, gıdanın bir "insan hakkı" olmaktan çıkarılıp tamamen bir "meta"ya dönüştürülmesinin en vahşi örneğidir.
Kurumsal Çürüme ve Adalet
Ekonomik yağma, ancak hukukun işlevsizleştiği ortamlarda sürdürülebilir. Adalet sisteminin, hak arama merci olmaktan çıkıp, mevcut güç ilişkilerini koruyan bir aygıta dönüşmesi tesadüf değildir. Eğitim ve sağlık gibi, modern devletin "sosyal sözleşme" gereği sunmak zorunda olduğu hizmetlerin piyasalaştırılması, yurttaşlık kavramının içini boşaltmaktadır. Parası olanın sağlık hizmeti aldığı, parası olanın nitelikli eğitime ulaştığı bir sistemde, eşit yurttaşlıktan değil, ancak "müşteri-yurttaş" profilinden söz edilebilir.
Tarihsel Bir Zorunluluk: Tarafını Seçmek
Tüm bu tablo ışığında, "tarafsızlık" veya "apolitik duruş" artık mümkün olmayan bir illüzyondur. Dante’nin dediği gibi; "Cehennemin en sıcak yerleri, ahlaki kriz zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır."
Bugün ortada gri bir alan kalmamıştır. Bir yanda, kamu kaynaklarını talan eden, emeği sömüren ve bu çürümeyi normalleştirmeye çalışan soygun düzeni; diğer yanda ise emeğiyle geçinen, onurlu bir yaşam talep eden ve adaleti savunan halk gerçekliği vardır.
Bu soygun düzenine sessiz kalmak, ona ortak olmaktır. Normalleştirilen her adaletsizlik, bir sonraki felaketin zeminini hazırlar. Bizim tarafımız net olmalıdır; biz, emeğin, bilimin, hukukun ve insanca yaşamın tarafında olmalıyız.
Bu düzen değişmek zorundadır ve bu değişim, ancak bizler "hayır" dediğimizde, tarafımızı net bir şekilde seçtiğimizde ve bu ülkenin sokaklarını bu düzenin temsilcilerine dar ettiğimizde başlayacaktır.
  YORUMLAR YORUM YAP | 0 Yorum
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
YUKARI