Savaşın olduğu yerler, canlı-cansız kırım merkezleridir. Ne adına olursa olsun insanı, canlıyı yok ediyor. Sömürge kapitalist sistem dünyamızın her yerine ölümü taşıyor.
Uluslararası sermaye gezegenimizi yaşanmaz hale getiriyor. Savaşların gizlenen yüzü büyük şirketlerin çıkarları, gösterilen gerekçe ise ‘’güvenlik ve istikrar.’’ Savaşla ülkelere demokrasi götürülüyor söylemiyle, ülkelerin yeraltı kaynaklarına el konuluyor. İnsanlar öldürülüyor, aç bırakılıyor, göçe zorlanıyor. Büyük kapitalist tekellerin kârı artmaya devam ediyor. Emperyalist devletler savaş bütçelerini, askeri harcamalarını artırırken, büyük silah üreticisi tekellerin kasaları dolmaya devam ediyor…
Birde bunları temsilen birileri var ki; suça dönüştürmediği sadece devlet ve tanrı. Kurallarını koyduğu oyun ölümle bitmezse, ölümü kurala çeviriyorlar. Sonra da hileli bir zaferin edepsiz hazzıyla gülümsüyorlar dünyaya. Onlar için tek gerçek Tanrı devlet ve para.
Savaşın olduğu yerler aynı zamanda Ekokırım merkezleridir. Savaşlar iklim değişikliğinin yani küresel ısınmanın direk sebepleridir. ABD’nin yeryüzünün en zengin petrol bölgelerindeki emperyal denetimi uğruna savaştığı bu dönemde gezegenimizin ekolojisi de küresel ısınmanın ve kimyasal kirlilik ile oluşan bozulma onarılamaz biçimde artıyor. Temiz hava, içme suyu ve yeterli gıda gibi temel ekolojik koşulları da ortadan kalkıyor.
Asit yağmurları, nükleer kirlenme, toprak erozyonu, çölleşme, kıtlık, nehirlerin ve yeraltı sularının kirlenmesi ve azalması. Savaş bölgelerinde ekosistemlerin tümü topluca çöküş halinde. Çevresel adalet yok olmakta. Savaşlarda ölen insan sayısal anlamda belli. Yok edilen diğer canlıların adı olmadığı gibi hesabı da bilinmiyor. Biyolojik çeşitliliğe büyük darbe vuruluyor. Aslında savaşın insan kırım ve ekolojik kırım sonuçlarının bedelini tüm dünya ile birlikte üzerinde yaşayan canlılar ödüyor.
Böylesi dönemlerde yaşama saygı tümden ortadan kalkıyor. Yaşam. Bu dünyadaki canlı, cansız her varlığı kendi varoluşumuzun birer tanımlayanı, birer zenginliği olarak görmek.
Şükrü Erbaşın söylemiyle ‘’ Hayatımızın bu dünyadaki bütün varlıklardan geldiğini, onlar olmadan olamayacağını, bu nedenle insanlar, sular, ağaçlar, yıldızlar ve insan eliyle yaratılmış cümle değerin birer yaşam mucizesi olduğunu, bir kuşun, bir çiçeğin, hayatımızdan eksilmesinin, bu dünyaya sunacaklarımızda, başka bir şeyle doldurulmayacak boşluklar yaratacağını bir varoluş felsefesi haline getirebilmek’’.
Doğaya ve canlıya saygıyı esas almak, hak edilmiş bir güzelliğe, bir yaşama simyasına dönüştürme erdemliliğini gösterebilmek.
Bu yaşanan emperyalist, Siyonist saldırganlığa karşı insanlık çaresizliğinden bir umut çıkaracaktır elbette. Çünkü ucu sonsuzluğa varan bir yarın her zaman olacaktır. Bugünü elinden alınan insanı ayakta tutacak olan bir yarın. İnsanlık bu umutla eşitlikçi ve ekolojist açıdan sürdürülebilir bir toplumu inşa edecektir.